Bugün İtalya’nın başşehri olan Roma, İlk Çağ’daki büyük Roma İmparatorluğu’nun çıktığı ve yayıldığı şehir olarak tarihe geçmiştir. MÖ 753 tarihinde kurulduğu kabul edilen bu uygarlık merkezi, erken tarihinde birçok sırrı barındırır. Bugün Roma’nın erken tarihi hakkında bildiklerimiz, birçok kez efsane ve gerçekliğin bir karışımı olup, okuyucuyu sürükleyici bir yolculuğa çıkarır.
Roma’nın ilk dönemlerine ilişkin en ilginç efsanelerden biri, Sabin kadınlarının kaçırılması olayıdır. Roma’nın ilk kurulduğu günlerde, suçlu ve kaçkınların çoğunluğunu oluşturduğu büyük bir erkek topluluğu bu yeni şehirde yaşam kurmak için oraya akın eder. Roma’nın kurucu hükümdarı Romulus, kadın nüfusunun son derece az olduğunu görüp şehrin geleceği hakkında endişelenir. Bu sorunu çözmek için bir şeyler yapması gerektiğinin farkındadır. Roma’ya komşu bir kavim olan Sabinler’i bir ziyafete davet etmeye karar verir. Sabinler bunun dostâne bir çağrı olduğunu düşünüp davete icâbet ederler. Ziyafet sırasında aşırı içkiden sarhoş ve bitap düşen Sabin erkeklerinin boş bulunmasını fırsat bilen Romalı erkekler, âni bir pusuyla Sabin erkeklerini öldürüp kadınlarını rehin alır ve kaçırırlar.

Bugünkü hukukta cinsel saldırı, daha açık ifadeyle tecavüz eyleminin İngilizce karşılığı olan rape, Latince kapıp kaçmak, cebren ele geçirmek veya birini kaçırmak anlamlarını taşıyan rapere fiilinden türemiştir. Dolayısıyla antik zamanda bu fiil çoğu durumda bir cinsel saldırıyı ifade etmemekteydi. Biz 21. yüzyıl insanları rape fiilini birçok durumda salt cinsel açıdan ele alıyor olsak da, Sabin kadınlarının kaçırılması olayı daha çok onların politik nitelikli aşağılık bir oyunla erkeklerinin elinden alınması tarafına vurgu yapar. Evet, bu da aslında bir tür cinsel saldırıdır, fakat tarihsel perspektiften baktığımızda daha çok politik bir hile ve yeni kurulmuş bir devletin evlilik yoluyla kutsanması kavramları bu hikâyede asıl belirgin olan olgulardır. Nitekim efsaneye göre kaçırılan Sabin kadınları, artık kendilerini kaçıran Romalı erkeklerin eşleri olmuşlardır ve Roma’nın devamlılığı için yeni bireyler dünyaya getirme görevi onların omzuna yüklenmiştir. Bu olayın en detaylı aktarımlarından birini yapmış olan Romanın büyük tarihçisi Titus Livius’a göre, Romalı erkekler Sabin kadınlarına karşı saygıda kusur etmemişler ve onları Roma’nın yerli insanları olarak zaman geçmeden benimsemişlerdir.
Latince ve Yunanca metinlerde bahsedilmiş olmasına rağmen, Sabin kadınlarının kaçırılması olayını arkeolojik açıdan kanıtlamış olan hiçbir tarihsel bulgu bugüne kadar elimize geçmemiştir. Hikâye yüzyıllar boyunca sözlü biçimde aktarılmış ve çok sonraları yazıya geçirilmiştir, bundan dolayı da tarihçiler bu olayın bir kurgu olduğu görüşünde birleşmektedirler. Ancak burada asıl önemli olan bu efsanenin Romalı kimliğini şekillendirmekte oynamış olduğu roldür. Efsanenin devamında Sabin kadınları intikam için gelen akrabalarıyla daha yeni eşleri olmuş oldukları Romalı erkekler arasındaki kanlı vuruşmayı durdurup iki grup arasında barışı tesis ederler. Bu olay Romalı kimliğinin oluşmasında farklı etnik kimliklerin karışması olgusunu öne çıkarıp, belki de Roma’nın bir imparatorluk olma yolunda atmak istediği bir adımı sembolize eder. Sonuçta, Roma, Osmanlı ve ABD ( kendisini imparatorluk olarak adlandırmasa da bu devlet tarihsel ve kültürel politikalarıyla bizim kafamızdaki imparatorluk tanımına uymaktadır ) gibi tarihte iz bırakmış büyük imparatorlukların başarı sırlarından biri de etnik kökeni her ne olursa olsun zekî ve çalışkan insanları belirli bir üst kimlik altında asimile etmiş ve onların verimliliğinden fayda sağlamış olmalarıdır. Daha önceki yazılarımızdan biri olan Maske Ardına Gizlenmiş Şahsiyetlerde bahsettiğimiz büyük Roma hükümdarı Servius Tullius da Etrüsk kökenli olmasına rağmen Etrüsk şehirlerine karşı savaşlar başlatmış ve Roma’nın politik bir güç olarak yarımadadaki varlığını güçlendirmiştir. Bu olayın bir tarih okuyucusu olarak bize anlattığı şey ise, MÖ 6. yüzyıl gibi çok erken bir dönemde bile özgün bir Romalı kimliğinin çoktan oluşmaya başladığı ve bu durumun ileride büyük bir imparatorluğun oluşumunun habercisi olarak okunabileceğidir. Burada şunu da belirtelim ki Servius Tullius tarih yazımında sıklıkla Romayı Roma yapan adam ünvanıyla anılır.
Yukarıda Roma’nın MÖ 753’te kurulduğunun genel kabul gören anlayış olduğunu belirtmiş olsak da bu da efsaneye dayanan bir söylemdir. MÖ 116-27 yılları arasında yaşamış olan Romalı bilgin Varro, efsaneler, edebî metinler ve astronomik hesaplamalara dayanarak Roma’nın kuruluş tarihinin MÖ 753 olduğunu ifade etmiş ve ondan sonra bu tarih Roma’nın geleneksel kuruluş tarihi olarak kabul görmeye başlamıştır. Ancak modern araştırmalar MÖ 1000 tarihi dolaylarından beri Roma şehrinin kurulu olduğu yörede dağınık da olsa insan yerleşimleri olduğunu bize göstermektedir. Avrupa’nın son Demir Çağı kültürü olan ve aşağı yukarı MÖ 1000-700 tarihleri arasına yerleştirilen Villanova’da, bugünkü Roma’nın yakın çevresinde yerleşmiş olan halkın tepelikler üzerine savunma amaçlı surlar inşa etmiş olduğunu biliyoruz. Daha sonraları ise bu surlar genişletildi, üzerine inşa edilmiş oldukları tepelik alanlar daha fazla insana ev sahipliği yapmaya başladı ve sonunda bu yerleşimler Veii ve Tarquinii gibi büyük ve güçlü Etrüsk şehirlerine dönüştüler. Roma hiçbir zaman tam anlamıyla bir Etrüsk şehri olmadı, fakat Villanova kültüründeki Ön-Etrüsk varlığıyla başlayan Apenin Yarımadasındaki şehirleşme sürecini dikkatli takip edersek, Roma ve yakın çevresindeki bölgelerin geleneksel tarihlemeden önceki zamanlarda dağınık da olsa bir insan yerleşimine ev sahipliği yaptığı sonucuna mantıksal olarak da ulaşırız. Etrüsklerin tepelik alanlarda inşa ettiği bu şehirlerin kalıntıları, zaman içerisinde üzerlerine başka yapılar eklenmiş olsa da, halen ziyaret edilebilir. Örneğin, Floransa’ya göre güneybatı yönünde kalan antik Volterra şehri ( Etrüskçe adıyla Velathri ) bize göre ince ruhlu her bir kültürlü insanın ölmeden önce ziyaret etmesi gereken bir merkezdir.



Roma kelimesinin kökeni hakkında dört belirgin teori göze çarpar: Birinci teori, kelimenin Rumon kelimesinden geldiği yönündedir. Bu kelimenin Roma şehrinin ortasından geçen Tiber Nehri’nin Etrüskçe adı olduğu düşünülür. Bu Etrüskçe kelime ise yine Etrüskçe veya İtalik dillerden birinde meme ucu anlamına gelen rum( a )’dan türemiş olabilir. Bir akarsu olarak ırmaklar insan nüfusunun su ihtiyacını karşılıyor ve tıpkı bir anne gibi onlara hayat veriyorsa, bu anlam ilişkisi Tiber Nehri’nin Etrüskçe’de Rumon olarak adlandırılmasına sebebiyet vermiş ve dahası Roma şehrinin adlandırılmasında esin kaynağı olmuş olabilir . İki etken bu teoriyi daha da kuvvetlendirmektedir. Birincisi, Roma şehrinin inşa edilmiş olduğu ilk tepelik olan Palatine şekil olarak kadın göğsüne benzemekteydi. Ayrıca efsaneye göre Roma’nın kurucusu olan iki kardeş Romulus ve Remus’u ( Efsaneye göre Roma’nın kuruluşu sırasında şehir sınırlarının çizilmesine ilişkin çıkan bir anlaşmazlıktan dolayı Romulus Remus’u öldürmüştür ) dişi bir kurt Palatine’daki bir mağarada emzirmiş ve hayatta kalmalarını sağlamıştır. Bu da Palatine tepeliğinin Roma’nın hayat vericisi anlamındaki sembolik önemini güçlendirir. Nihayetinde, rum ( a ) kelimesi hem şehrin isimlendirilmesinde bir esin kaynağı olmuş olabilir, hem de Tiber Nehri’nin Etrüskçe ismi olan Rumon‘un kökeni olan kelime olabilir. İkinci teori ise kentin isim kökeninin Yunanca’da kudret anlamına gelen rhōmē olabileceği yönündedir. Roma imparatorluğunun ihtişamı göz önüne alındığında bu teori de mantıklı gelmektedir. Üçüncü teoriye göre kentin adı urobsma ifadesinden gelmiş olabilir. Ancak biz bu konuda ikna olduğumuzu ifade edemeyiz, çünkü Latince’de böyle bir kelime yoktur. Latince’de şehir anlamına gelen urbs ile kudret anlamına gelen robur kelimeleri birleştirilerek yeni bir kelime ortaya çıkarılmış ve Roma şehrinin isim kökeni bu şekilde açıklanmaya çalışılmıştır, ancak bu bize zorlama bir mantık yürütme gibi görünmektedir. Dördüncü teori bize kentin adının, kurucusu olan Romulus’tan türetildiğini söyler. Ancak büyük ihtimalle durum tam tersidir, yani Romulus Roma’nın kurucusu olarak kabul edildiği için Romulus olarak adlandırılmıştır. Latince’de Romulus minik Romalı veya sadece Romalı anlamlarına geliyor olabilir. İşin doğrusu, Roma’nın ve Etrüsk anavatanının arazi şekilleri dikkate alındığında rum ( a ) ve Etrüskçe Rumon bizim açımızdan en mantıklı açıklama gibi görünse de, bu teorilerin hepsinin günün sonunda sadece bir mantık yürütme olduğu ve Roma kelimesinin kökeni hakkında kesin bir görüş ifade edilemeyeceğidir.
Villanova kültüründeki şehirleşme süreci bize göre çok ilginç bir tarihsel gelişimdir, çünkü Demir Çağı topluluklarının tek sıkıntısının hayatta kalabilme endişesi olmayıp, bu toplulukların bazılarının aynı zamanda etnik ve kültürel bir kimliğe sahip olmaya başladıklarını ve politik örgütlenmenin onlar için kazanmaya başladığı önemi bize göstermektedir. Villanova kültüründeki toplulukların tepelik alanlar üzerine inşa etmiş oldukları surlarla çevrelenmiş şehirsel yerleşimler Apenin Yarımadasında daha sonra büyük Etrüsk uygarlığının doğmasına imkân sağlamış; bu gelişme ise daha sonraki tarihlerde başka İtalik halkların da katkı ve çabalarıyla Roma şehri ve Romalı kimliğinin doğmasının yolunu açmış ve dünya üzerinde büyük bir iz bırakan ve bugün bile kültürel anlamda dünya insanlarını etkileyen bir imparatorluğun ortaya çıkışının yolu açılmıştır. Tarihte sürekli gelişim ve sentez olduğu ve hiçbir tarihsel gelişimin tesâdüfî veya mucizevî olmadığına inanan bir insan olarak bizim nazarımızda dünya tarihinin İtalya adlı ülkedeki bu dönemi son derece ilgi çekici ve esrârengiz niteliktedir.
Bir Cevap Yazın