BOZKIRDAKİ YİTİK KÖRKEM

Türkler, en eski dönemlerden beri ordu-millet sıfatıyla tanınan bir halktır. Bozkır hayatının çetin olması Eski Türkler’ in dayanıklı ve çevik insanlar olmalarını sağlamış, bu durum Türk ordularına disiplinle yoğrulmuş üstün savaşçılık yetenekleri olarak yansımıştır. Türkler’ in tarihinin Türk ordularının tarihi rolü anlaşılmadan anlaşılamayacağını söylemek hiçbir şekilde abartı olmaz.

Antik bozkır tarihinin şüphesiz en gizemli şahsiyetlerinden biri Mete’dir. Türkiye’deki okullarda okutulan ders kitaplarında, antik Çin vakanüvislerinin Şyung-nu olarak kayda geçirmiş olduğu bozkır halkının Türk olduğu genelde belirtilirdi. Fakat bizim literatürümüzde Hunlar olarak anılan Şyung-nu, bugün bildiğimiz kadarıyla Türkler de dahil olmak üzere farklı topluluklardan oluşan konfederatif bir toplumdu. Mete’nin Türk olup olmadığı ise elimizdeki dağınık bilgilerle kesin olarak ifade edilebilecek bir yargı değildir. Mete olasılıkla kökeninde Türkçe veya Çince bir şahıs ismi değildir; aslında antik Çin vakanüvislerinin kayda geçirdiği Modu veya Mao-dun ünvanının Türkçeleşmiş bir versiyonudur. O dönemdeki Çinlilerin yabancı kelimeleri kayda geçirme tarzını dikkate aldığımızda yukarıdaki Çince karakterler Türk-Moğol ortak kültürel ekseninde kullanılmış olan baytur / bagtur / batır ( günümüz Türkiye Türkçesi’nde batur ) ifadelerine karşılık geliyor olabilir. Bu ifadeler antik Türk ve Moğol kültürlerinde kahramanlık unvanlarıdır. Bir başka deyişle bahsettiğimiz teori doğruysa, Çinliler’ in kayda geçmiş olduğu kelime bir şahıs ismi değil, bir liderlik nişânesidir. Bu teoriye göre, gerçek ismini bilmiyor olsak da, unvandan yola çıkarak Mete’nin Türk veya Moğol kökenli bir hükümdar olduğunu ifade edebiliriz.

Moğolistan’ da Mete heykeli KoizumiBS on commons.wikimedia.org
Kayseri, Pınarbaşı’ ndaki Mete büstü. Moğolistan’ daki Mete heykeliyle kıyaslandığında büstteki yüz hatlarının Anadolu ve Orta Asya fenotiplerinin bir karışımı niteliğinde olması dikkat çekicidir. Vikiçizer wikipedia.org

Çin vakanüvislerinin Asya Hunları için Şyung-nu 匈奴 ismini kullanmış olmasının sebep ve îmâsı hakkında iki temel görüş vardır. Birincisi Çinli vakanüvislerin bu karakterleri Hunların isimlerini taklit etmek için kullandığıdır. Bir başka deyişle, Hunların kendilerine verdiği adı duyan yazıcılar, o adı anladıkları haliyle en benzer Çin karakterlerini kullanarak yazmışlardır. Antik Çince’ de karakter sayısı bugüne göre çok daha sınırlı olduğundan, yazıcılar bu yola başvurmuş olabilirler. Ayrıca antik Çinliler sadece Hunlar değil, diğer bozkır halkları hakkında yazarken de ses taklidine yönelmişler; halkların adları konusunda, algıladıkları seslere en yakın karakterleri kullanmaya çalışmışlardır. Dahası o zamanda Çinliler’ in yabancı bir ismi kayda geçirmek için yeni karakterler icat etme imkânları pek yoktu, çünkü önlerinde güçlü bürokratik engeller vardı. Yani ellerinde bulunan karakterleri kullanmak zorundaydılar. Dolayısıyla bu görüş Şyung-nu ifadesine sadece ses taklidi açısından bakılması gerektiğini savunur. Günümüzün birçok tarihçisi bu görüşü destekler. İkinci görüş ise bu karakterlerin anlamsal olarak ele alınması gerektiğini savunur. Bu halde, Şyung 匈 karakteri vahşi, uygarlıktan nasibini almamış, Nu 奴 karakteri ise köle veya hizmetkâr anlamlarını vermektedir. Bu görüşe göre, Hunlar’dan söz ederken Şyung-nu 匈奴 ifadesinin seçilmiş olması antik Çinliler’ in Asya Hunları’ nı kendilerinden daha aşağı seviyede olan barbarlar olarak gördüklerini ve onları değerlendirirken savaşçı yönlerini önemsediklerini bize gösterir. Aslında, Şyung 匈 karakteri Çince’ nin daha sonraki dönemlerinde yukarıda bahsettiğimiz anlamları kazanmıştır çünkü daha sonraki Çinliler Hunları bu olumsuz özelliklerle ilişkilendirmiştir. Dolayısıyla Hunların ismini kaydeden yazıcıların gerçek niyetleri hakkında kesin bir yorumda bulunamıyoruz. Bize mantıklı görünen ise, Çinliler’ in Hunlar’ ın isimlerini kayda geçerken ses benzerliğinden yola çıkmış olmalarıdır.

Ancak yukarıda bahsettiğimiz ikinci görüş, bize göre uygarlıkla ilgili olan günümüzdeki ön kabul ve tartışmaların da güzel bir ön örneği ve göstergesidir. Birçok insan ve bilgin geleneksel olarak bozkır halklarının yerleşik halklara göre daha ilkel ve basit karakterli olduğunu düşünür. Ancak bizim şahsi fikrimiz, geleneksel tarih görüşünün toplumların karakter ve zekâ seviye ve mirasını açıklarken yetersiz ve yerleşmemiş kaldığı yönündedir. Böylesine girift bir gerçekliğin açıklamasını sunarken en başta psikoloji ve sosyoloji gibi alanlardan, hatta kişisel gözlem ve tecrübelerden de geniş bir şekilde faydalanmak gerekir. Geleneksel ve yerleşmiş tarihsel anlayışlar ise bunu yapmakta başarısızdırlar çünkü yukarıda verdiğimiz örnekte de görüldüğü üzere birçok kez tek merkezli bir anlayışa göre yazılır ve aktarılırlar.

Yazısı olan ve göz alıcı binalar inşâ eden bir uygarlığın mensupları ilk bakışta daha derinlikli ve sağduyulu insanlar gibi algılanabilirler. Burada sıklıkla edinilen yanlış izlenim, yazısı olan toplumların daha gelişmiş haldeki hukuk ve yönetim sistemlerinin, o toplumdaki bireylerin bozkır insanlarına göre daha zekî, araştırmacı ve analitik zihniyete sahip olan insanlar olmalarından kaynaklandığı fikridir. Bizim şu ana kadar edindiğimiz tecrübe ve bilgiler ise gerçekliğin birçok durumda aslında böyle olmadığını, iki farklı tipteki uygarlığın taşıdığı farklılıkların böylesine yüzeysel yerleşmiş bir yargıdan çok daha etkenleyici öğelerin bütüncül bir sonucu olduğunu bize göstermektedir. Günümüz için bir fikir sunacak olursak, yerleşik olmak insan ırkı için birçok durumda bir işkence haline dönüşmüş, birçok insan geldiğimiz noktada toplama kamplarından pek de bir farkı kalmamış olan şehir yerleşimlerinde teknolojinin her geçen gün daha da kirlettiği ve kısıtladığı bir ortamda ancak en temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar çalışabileceği doğadan uzak bir hayatı kabullenmek zorunda kalmıştır. Eğer bir insan evladı şehirde yerleşik yaşarken bozkırda at üstünde yaşayan bir göçebeden daha özgür ve kendini bulmuş hissedemiyorsa, bizim görüş açımıza göre o uygarlık başarısız olmuştur ( Bu bizim elbette ki şahsî görüşümüz; okuyucu burada bizim gibi düşünmüyor olabilir ). Sonuçta uygarlık insan yararına oluşturulmuş bir gerçeklikse ve o uygarlıktaki birçok insan hayatta kalabilmek için hoşuna gitmeyen bir hayat tarzıyla ( yoğun ve insan üstü çalışma saatleri ve bu durumun yarattığı mental yorgunluk ve ruhu besleyemeyecek kadar kısıtlı imkân ve kaynaklar ) günlerini tüketiyor ve aldatıcı olabilecek güvenlik ve düzen duygusunu tadabilmek için özgürlükten vazgeçmek ve en temel insânî iç güdülerini baskılamak zorunda kalıyorsa, bu uygarlık bize göre amacına ulaşamamış/ amacına hizmet etmeyen bir projedir.

Bütün bunları yerleşik uygarlıkların başarısız veya yersiz projeler olduklarını ifade etmek amacıyla söylemiyoruz. Etrüskler, Romalılar, antik Çinliler, antik Yunanlılar, Mezo-Amerikalı Aztekler gibi birçok görkemli yerleşik uygarlık, insan aklının sınırlarını zorlayıp dehâ olarak nitelendirebileceğimiz birçok yenilik ve icat ortaya koydular. Bizim açımızdan sorun teşkil eden şey, tarih anlayışı içerisinde tekrarlanan birçok yerleşik yargının insan canlısının şerefi, konforu ve mutluluğu açısından baktığımızda yetersiz ve işlevsiz kalması ve insan canlısının aleyhine ve doğasına aykırı olduğu açıkça görülen günümüzdeki birçok değişimi hakkıyla anlamlandıramayacak kadar zayıf ve ilkesiz olmasıdır. Bizce insanlık, şu anda bir çöküş sürecinde olan yerleşik uygarlığın prangalarından kendini kurtarmak istiyorsa; bozkır uygarlığının ürünleri olan yiğitlik-mertlik, sözünde durma, fedakârlık, koruma-kollama, dayanışma, toplumsal sağduyu, fiziksel ve zihinsel dayanıklılık gibi değerlere dönmek zorundadır. Aksi halde gelecek nesiller insan şerefinin tamâmen yok sayıldığı, doğaya ulaşımın imkânsız hale ge ( tiri ) ldiği, hayatın her alanının teknoloji ve oligarklar hukuku aracılığıyla kontrol edildiği cansız, tekdüze, estetik ve ince ruhluluktan nasibini almamış gri ve karanlık bir dünyada; vücutlarının her bir tarafına örülmüş sanal bir prangayla yaşayacaklar. Eğer bir oligarşi sizi kendi menfaatleri doğrultusunda oluşturduğu yazılı ve sanal hukuk kurallarına uymakla daha medenî ve seçilmiş olduğunuza inandırabiliyorsa, o hukûku gün gelir, sizi nefes alamayacak duruma getirene kadar sıkılaştırır ve size şerefinizle yaşayıp hayattan zevk almak için hiçbir fırsat bırakmaz.

Asya Hunları’ nın kökeni konusuna dönecek olursak, bu imparatorluk çeşitli halkların bir örgütlenmesi olsa da, Şyung-nu’ nun Türk kökenli bir halk olarak belirtilmesi özellikle mantıksız olarak niteleyebileceğimiz bir eylem değildir. Türk adıyla kurulmuş ilk devlet olan Göktürkler için tarihsel devamlılık bağlamında bir öncül arayacaksak, Şyung-nu en mantıklı seçenek olacaktır. Nitekim Türk Kara Kuvvetleri de kuruluşunu MÖ 209 yılına dayandırır ki, bu tarihte Mete Orta Asya’da dağınık halde yaşayan boyları birleştirip büyük ve disiplinli bir ordu kurmuş, bu ordu daha sonraki yıllarda yerleşik bir uygarlık olan Çin’i tehdit etmiş ve bu ordunun yarattığı devlet tarihin ilk büyük bozkır imparatorluğu olmuştur. Mete’nin bunu başarabilmiş olması onun bazı kereler gaddarca olarak nitelendirilebilecek bazı uygulamaları sayesinde olmuştur.

Asya Hun İmparatorluğu’ nun bayrağı. Bu bayrak aslında bir hayal ürünüdür. Bozkır imparatorluklarının genelde dikdörtgen şeklinde bayrakları olmazdı.

Mete’nin en dikkat çekici yeniliklerinden biri ıslıklı ok adı verilen muharebe ve vuruşma unsurudur. Islıklı ok Mete’nin kendisinin kullandığı oktu ve baş veya diğer ucunda ok yaydan çıkıp havayla temas ettiğinde kuvvetli bir sürtünme veya ıslık sesi çıkaran bir nesne olan özel bir savaş aletiydi. Mete’nin komutasındaki askerler, bu sesi duyar duymaz sesin geldiği yöne oklarını atmak zorundaydılar. Bunu yapmakta başarısız olan herhangi bir asker, hiç düşünmeden infaz edilirdi. Mete bu tekniği askerlerinin sadakatini garantilemek ve muharebelerde hız ve çevikliği sağlamak amacıyla kullanmıştır. Hatta bir rivayete göre bir keresinde ıslıklı oku önce kendi atına ve daha sonra en sevdiği eşine doğru yöneltmiş, tereddüt gösteren askerleri ise hemencecik öldürtmüştür. Ayrıca onlu ordu sistemini kurumsallaştırarak bozkırın dağınık yaşayan topluluklarını disiplinli askerler haline kendisi getirmiş, bozkırda siyasi örgütlenmeyi sağlayarak bozkır tarihinde daha önce görülmemiş bir başarıyı sağlamıştır. Bugünkü Türk ordusunun örgütlenmesi tam olarak Mete’ nin yaratmış olduğu sistemi yansıtmaz, ancak günümüz Türkçesindeki onbaşı, yüzbaşı ve tümen gibi askerî kavramlar doğrudan Mete’ nin askerî örgütlenme mantığından gelir.

Mete’nin bir diğer önemli yeniliği tamamı neredeyse süvarilerden oluşan bir ordu yaratmış olmasıydı. Bu çevik süvariler üstün okçuluk yetenekleriyle davrandığında rakip orduları hallaç pamuğu gibi dağıtıp bozguna uğratabiliyorlardı. Bu süvari ordusu, dünyada bir ilkti. O zamanlar bazı diğer ordularda atlı askerler vardı, fakat ordunun çok küçük bir bölümünü oluşturuyorlardı. O dönemdeki Çin ordusu genelde ağır piyadelerden oluştuğu için Mete’ nin süvarilerine direnç gösterememiştir. Mete ayrıca düşmanı çevreleyerek imha etme eylemini esas alan ve sahte ricat ve pusu unsurlarını birleştiren kurt kapanı taktiğini mükemmelleştirmiş; bu sayede o zamanın büyük Çin ordularını dize getirmeyi çok daha kolay biçimde başarmıştır. Türklerin mitolojik atası olan kurdun avını tuzağa düşürerek imha etmesi bozkır savaş modeline ilham sağlamış, Türkler tarih boyunca bu taktiği muharebe meydanlarında birçok kez kullanmıştır.

Cengiz Han’ın torunu Batu Han tarafından kurulmuş olan ve kısa bir zaman içerisinde Türkleşen büyük Altın Ordu ( Orda ) Devleti, Orta Çağ’daki en büyük siyâsi güçlerden biridir ve aynı zamanda, Rus kültür ve tarihine büyük katkılarda bulunmuştur. Devletin kendine verdiği ad Uluğ Ulus’tu. Bu ifade Yüce Millet / Halk anlamına gelir. Altın Ordu Devleti Rus knezliklerini vergiye bağlamış, Rus prensleri Orda’ya bağımlı hale gelmiştir. Altın Orda’ nın Moskova knezlerini güçlü şekilde desteklemesi sonucu, Moskova Knezliği zamanla güçlenmiş ve diğer knezlikleri kendi idaresi altında birleştirmiş ve bugün Rusya olarak adlandırdığımız ülkenin doğuşunda bu durum hatırı sayılır bir rol oynamıştır. Nüfus sayımı, vergi toplama gibi eylemler Ruslara Orda’ dan geçmiştir. Orda ayrıca Rus Ortodoks kilisesini vergiden muaf tutmuş, bu durum ayrıca birleşik Rusya’nın doğmasında önemli rol oynamıştır.

Altın Ordu ( Orda ) ifadesinin nereden geldiği konusunda belirgin bir açıklama yoktur. Moğol hükümdarlarının altın işlemeli gösterişli otağları olurdu. Bu devletin adlandırılmasında bir esin kaynağı olmuş olabilir. Ayrıca bozkır uygarlıklarının renk sisteminde altın rengi olan sarı, en güçlü olan merkezi alanı temsil ederdi. Bu teori de bize mantıklı gelmektedir. Yukarıda belirttiğimiz üzere devlet kendisini Altın Ordu olarak adlandırmıyordu. Bu isim sonradan, özellikle de Rus kaynaklarında yaygınlaştı. Devletin kendine verdiği asıl isim olan Uluğ Ulus’taki Uluğ eski Türkçe’ de ulu, yüce anlamlarını taşır. Ordu kelimesinin ise İlkil-Türkçe’ den gelen çok eski bir kelime olduğu görüşü hakimdir. Moğolca’da ise orda şeklinde kullanılmaktadır.

Ruslar ve diğer Avrupalılar ise Moğol ve Türk akınlarını barbarca gördüğünden, ordu kelimesi onların dillerine genelde ( düzensiz ), ( saldırgan ) ve ( barbar ) kalabalık, insan grubu anlamlarında geçmiştir. Rusça’ya орда ( orda ) olarak yerleşmiş olan bu kelime, Çekçe, Lehçe, İspanyolca, Portekizce ve Macarca’da horda şeklinde geçer. İngilizce ve Fransızca’da da ordu kelimesini horde şeklinde görebiliyoruz. Bizim iyi konuşup anladığımız iki yabancı dil olan İngilizce ve İspanyolca’da aşağıda yazacağımız cümlelerin benzerlerini görebiliriz:

  • A horde of people are waiting outside to see the singer leave the concert hall. ( Bir yığın insan dışarıda şarkıcının konser salonundan ayrılışını görebilmek için bekliyor. )
  • El héroe valiente luchaba contra una horda de salvajes con la espada en la mano. ( Kahraman cengâver elinde kılıçla bir grup vahşîye karşı vuruşuyordu. )

Sonuç olarak, ordu kelimesi Türkçe’deki belki de en eski kelimelerden biridir ve sâhici anlamıyla olmasa da bir dizi farklı dile geçmiştir. Günümüzde meydan muharebelerini artık pek görmesek de, bizim gözlemlerimiz psikolojik savaşın zamanımızın bir gerçeği olduğu yönündedir. Bu açıdan, tarihteki barbarlık ve uygarlık kavramlarının geçmiş ve günümüzdeki insan topluluklarını değerlendirirken daha esnek ve derinlikli şekilde ele alınmasının insan canlısının dünyayı iyi anlaması açısından önemli olduğu görüşündeyiz.

Lexically Historical Buff sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin