Hayatta her insanın farklı bir misyonu ve macerası var. Her bir birey kendi imkânlarına paralel olarak, kendi dünya görüşüne göre bir yaşam idame ettirmeye çalışıyor. Ben ise şu anda, doğup büyüdüğüm ülke olan Türkiye’den uzakta, İspanya adlı Batı Avrupa ülkesinde yaşayan orta yaşlarda bir adamım. Hayatımın son dönemlerinde dünya görüşü anlamında büyük değişimlere mâruz kalmış bir insanım ayrıca. Dünya görüşümün değişmesine etki ve eşlik eden çok önemli bir olgu var: Sportif faaliyetler. Yirmili yaşlarımda halı saha maçları dışında hiçbir şekilde sportif faaliyetlerde boy göstermeyen, kitap okumaya ve eğlenmeye odaklı bir insandım doğrusu. Spora ihtiyaç da duymuyordum ( Her insan spora ihtiyaç duyar, fakat hayatımın o döneminde kilo almadığım için bunu önemsemiyordum ). Şu anda ise koşu ve farklı egzersiz tiplerini hayatının bir parçası haline getirmiş olan bir bireyim; spor yapmadan huzurlu ve dingin bir zihne sahip olamıyorum. Açık bir şekilde belirtmek gerekirse, günlük koşuşturma ve zihinsel uğraşlar arasında spora vakit ayırmak hiç de kolay olmuyor, fakat her halükârda az da olsa çok da olsa spora devam ediyorum, çünkü yıllardır verdiğim emeklerin kısa bir süre zarfında bir hiç olmasını istemiyorum. Türkiye’de belirli bir süre zarfında spor yapma alışkanlığım oluşmuştu. İspanya’da ise sayısız oranda geniş ve ferah park alanları ve insan yerleşimi olmayan boş araziler var ve ben özellikle geceleri bu alanlarda sâkin bir şekilde koşuya çıkmayı çok seviyorum.
Tek başıma geçirdiğim bu dakikalar beni mutlu ediyor ve zinde tutuyor. Bazen gecenin tam orta yerinde zayıf ışık hüzmelerinin arasında ağaç diplerine sinivermiş iki adet dik, sivri kulaklı gölgeler seçebiliyorum. Bu gölgelere yaklaştığımda gölgeler âniden paytak paytak koşarak uzaklaşan sevimli tavşanlara dönüşüveriyor. Bu tavşanlar Madrid’in hemen hemen her yerindeler ve bu yalnız koşularda bu sevimli canlıları gözlemlemek beni mutlu eden bir olay. Bu tavşanlar genelde ufak, külümsü kahverengi ve gri renkte ve çıtı pıtı oluyorlar.
Madrid’deki bu tavşan popülasyonu, İspanya olarak adlandırdığımız ve bugün benim de yaşamakta olduğum ülke için yeni bir şey değil aslında. Zaman içindeki genetik karışım, melezleme ve insan kaynaklı yerinden edilme vakalarını bir kenara bırakırsak, bugün İspanya başkentinde yaşayan tavşan ırkı, bundan 2000-3000 yıl önce de İber yarımadasında yaşamış olan tavşanlarla büyük oranda aynı soya mensup. Fakat yarımadadaki tavşanların önemi sadece insan ortamlarını güzelleştirmesinden değil, ayrıca İspanya’nın adlandırılmasında da esin kaynağı olmalarından ileri geliyor.



Bugün İspanya olarak adlandırdığımız ülkenin neden veya nasıl İspanya olarak adlandırılmış olduğuyla ilgili çeşitli fikirler olmakla beraber, bize en mantıklı görüneni tavşanlarla ilişkili olan fikir. Antik Romalılar bütün İber yarımadasını Hispania olarak adlandırırlardı. Ancak bu Latince terimin de Fenike dilinde tavşanlar ülkesi anlamına gelen bir ifadeden türemiş olması büyük bir olasılıktır. Antik İber yarımadası tavşan popülasyonunun çok yüksek rakamlarda olduğu bir yerdi. Eski Yunanlı yazar Strabon Geographika adlı eserinde antik İber tavşanlarının insanların hayatlarında hatırı sayılır bir rahatsızlığa yol açacak kadar fazla sayıda ve etkin olduğunu belirtir. Ona göre insanlar o dönemde tavşanlarla mücadele edebilmek için Türkçe’de gelincik olarak adlandırılan küçük yırtıcı memeliyi kullanmayı denemişlerdir. Romalı bilgin Yaşlı Plinius Naturalis Historia ( Doğa Tarihi ) adlı eserinde Hispania’nın tavşanlarıyla ünlü olduğunu, aşırı fazla sayıda oldukları için yer altında açtıkları oyuklarla tarım ve toprağa büyük zarar verdiklerini ve dolayısıyla muazzam bir ekonomik kayba yol açtıklarını belirtir.Bizim buradaki insanlarla bulunduğumuz sohbetlerde de antik İber yarımadasının her tarafının ormanlarla kaplı olduğu, bir tavşanın yere hiç düşmeden ağaçlar üzerinde saatlerce zıplayarak büyük mesafeler kat edebildiği sıklıkla dile getirilen bir gerçeklik.
Bir Yakın Doğu halkı olan Fenikeliler, MÖ 9. Yüzyılda İber yarımadasına vardıklarında kendileri için yabancı bir hayvan olan tavşanları ilk kez burada gözlemleme şansı buldular. Bu hayvanı daha önce görmemiş olsalar da, Türkçe’de daman veya kırsıçanı olarak adlandırılan hayvanı çok iyi tanıyorlardı. Bahsettiğimiz bu hayvan Orta Doğu ve Afrika coğrafyalarının yerlisi olan bir hayvandır. Dolayısıyla bir Yakın Doğu halkı olan Fenikeliler de bu hayvanı yüzyıllardır görmüş oldukları için onu çok iyi tanıyorlardı. Bu hayvan görünüş olarak tavşanı andırmaktaydı, bu yüzden keşfettikleri bu yeni toprak parçasına kendi dillerinde damanlar ülkesi anlamına gelen I-Shaphan, I-Šāpān adlarını verdiler. Shaphan Fenike dilinde bahsettiğimiz hayvan için kullanılan kelimeydi; I ifadesi ise diyar, ülke anlamlarını vermekteydi. Aslında bu kelime Fenike dilindeki hiçbir kaynakta doğrudan yer almaz; dilbilimsel bir parçalı oluşturumdur ( rekonstrüksiyon ); ancak antik İber yarımadasının faunasına ve Fenike dilindeki ilgili kelimelere bakıldığında son derece mantıklı bir açıklama olarak karşımıza çıkar.


Fenikeliler tarihte önemli bir halktır, çünkü alfabenin mucidi olmasalar bile onların geliştirmiş olduğu alfabe zamanına göre son derece pratikti ve dünya çapında yaygın şekilde benimsenen ilk yazı sistemi oldu. Bu alfabede her sembol tek bir sesi gösterirdi, bundan dolayı okunması ve anlaşılması kolaydı. Yüzlerce işâret içeren Mısır hiyerogliflerini, bir yığın sembol içeren Mezopotamya çivi yazısını veya yıllar sürecek bir eğitim gerektiren Çin logografik yazı sistemini düşündüğümüzde Fenike alfabesindeki dehâ iyi anlaşılır. Bu alfabenin taşa kazınması ve yazılması oldukça kolaydı, dolayısıyla Fenike alfabesiyle yazılmış herhangi bir tablet istenilen her lokasyona taşınabiliyordu. Fenike alfabesi ayrıca sürekli olarak sağdan sola yazılırdı, bu yüzden tutarlı, şaşmayan bir alfabeydi. Ve en önemlisi, öğrenilmesi ve anlaşılması kolay olduğundan, bu alfabe okuma ve yazma eylemini rahip, hükümdar ve vakanüvislerin bir ayrıcalığı olmaktan çıkarmış, sıradan bireylere bilgi ve kültür birikimi anlamında çok fazla imkânlar sağlamıştır. Fenikeliler denizci ve tüccar bir halk oldukları için, Akdeniz havzasında kurdukları kesif ticaret ağıyla bu alfabeyi Yakın Doğu ve Avrupa coğrafyalarında birçok lokasyona taşımayı başardılar. Dolayısıyla Fenike alfabesi Yunan, Etrüsk, Latin, İbrânî ve Arâmî alfabelerinin babası oldu.

Farklı bir yoruma göre, İspanya ismi Baskça’da dudak, kenar, sınır anlamlarına gelen ezpain kelimesinden gelmiş olabilir. Antik coğrâfî bilgimiz İspanya’nın o zaman bilinen dünyanın tam ucunda olan bir kara parçası olduğunu bize belirtmekteydi. Bugün İspanya’daki bazı yer adları da Baskça kökenlidir. Ancak bahsettiğimiz Baskça kelime vücudun bir bölümünü ( dudak ) belirtmek için kullanılmaktadır. Yani coğrâfî bir belirteç görevinde kullanılmaz. Bunu söylemekle birlikte, Baskça’nın Batı Avrupa’da varlığını sürdürmekte olan en eski Hint-Avrupa kökenli olmayan dil olduğunu belirtmemiz gerekiyor. İspanya kelimesinin kökeni olarak Baskça’nın gösterilmesi de muhtemelen bu dilin son derece antik ve gizemli bir dil olmasından ileri gelmektedir.
Kuzey Afrika’da bir Fenike kolonisi olarak kurulmuş olan ve daha sonra tehditkâr bir emperyal güce dönüşen Kartaca’nın İber yarımadasındaki varlığı yarımadanın târihi seyri bakımından çok önemlidir. İspanya’nın güney sahillerindeki ünlü Cádiz ve Málaga şehirleri başta olmak üzere yarımadadaki bir dizi yerleşim Kartacalılar’ın ata ve akrabaları olan Fenikeliler tarafından kurulup geliştirilmiştir. Madencilik İber yarımadasında Fenikeliler ve Kartacalılar’ın gelişinden önce de mevcuttu, ancak Fenikeliler izabe tekniklerini ilerlettiler, maden çıkarımını daha organize hale getirdiler ve uzun mesâfeli ticaret rotalarını yarattılar. Özetle, İber madenlerini Akdeniz ticaretinin önemli bir metâsı haline getirdiler. Kartacalılar bir adım daha ileri giderek büyük ölçekli iş gücü organizasyonları oluşturdu, maden ocaklarının askerler tarafından korunması uygulamasını yarımadaya getirdi ve üretimin doğrudan devlet kontrolünde olmasını sağladılar. Ayrıca yarımadada çıkan gümüş madenini ordularına finansman sağlamak amacıyla kullandılar ki bu duruma Roma’nın ünlü ve büyük düşmanları olan Hamilcar ve Hannibal Barca’nın orduları da dâhildir. Yarımadanın Kartacalılar tarafından askerî bir üsse dönüştürülmesi ise Roma’nın yarımadaya müdahalesi için doğrudan bir bahane ve motivasyon yaratmış, Roma’nın yarımadadaki kesin zaferi Latinizasyonu başlatmıştır. Bu Latinizasyonla beraber İspanyolca’nın ayrı bir dil olarak ortaya çıkış süreci de başlamış, Halk Latincesi adını verdiğimiz dil değişimlere uğrayıp bugünkü modern İspanyolca’nın oluşumuna zemin hazırlamıştır. Bir örnek vermek gerekirse, kelime sonlarındaki sessizler ya zayıflamış ya da tamamen ortadan kalkmıştır. Lupus Latince’de kurt anlamına gelirken modern İspanyolca’da lobo olarak gözükür. Ayrıca Latince’de yer alan çok fazla sayıda sesli ayrımı azaltılmış, çağdaş İspanyolca’da beş sesli harfe kadar gerilemiştir. Türkçe’dekine benzer bir şekilde Klasik Latince’de de yer alan ismin halleri ortadan kalkmış; anlam, kelime sıralaması ve edatlara dayalı olarak ifade edilmeye başlanmıştır. Batı Roma imparatorluğunun yıkılışından sonra yarımadaya hükmeden Vizigotlar da İspanyolcaya katkıda bulunmuşlardır. Örneğin, çağdaş İspanyolca’da rastladığımız guerra ( savaş ) ve robar ( soygun yapmak ) kelimeleri Gotça kökenlidir. 9. Ve 10. Yüzyıllara gelindiğinde yarımadanın kuzey-orta kesiminde yer alan Kastilya bölgesinde konuşulan bir Latince lehçesi olan Eski Kastilyaca modern İspanyolca’nın atası olarak tarih sahnesine çıkmış ve bu yeni dilin oluşumunun yolunu açmıştır. Bu sebeptendir ki İspanyol dili İspanyolca’da español ifadesinin yanı sıra castellano olarak da adlandırılır. Son olarak, Arapça çağdaş İspanyolca’ya kelime zenginliği anlamında büyük katkı yapmıştır. Bugünkü İspanyolca’da 4000’den fazla sayıda Arapça kökenli kelime bulunur. Aceite ( yağ ), azúcar ( şeker ), alcalde ( belediye başkanı) ve almohada ( yastık ) bu kelimelerden dördüdür.

Antik Yunanlı tarihçi Polybus’a göre, Kartacalılar ve Romalılar arasında ilk antlaşma MÖ 508’de imzalanmıştır. Polybus kendisinin antlaşmayı Roma arşivlerinde doğrudan incelediğini, antlaşmanın Latince’nin son derece eski bir versiyonuyla imzalanmış olduğunu, kendisinin de bu metni okurken oldukça zorlandığını belirtir. Bu antlaşmanın tarihi önemlidir, çünkü Romalılar ve Kartacalılar’ın amansız düşmanlar oldukları zaman diliminden önce ( MÖ 3. Yüzyıl ) birbiriyle çok uzun süreli bir barış ilişkisi içerisinde olduğunu bize gösterir. İkinci olarak ise o dönemde Kartaca’nın Akdeniz’de oldukça hatırı sayılır politik bir güç olduğunu, ayrıyeten o dönemde yeni kurulmuş genç bir cumhuriyet olan Roma’nın ciddi bir antlaşmanın muhatabı olabilecek kadar politik saygınlığa sahip olduğunu da bize kanıtlar. Ancak Kartaca’nın sonraki zamanlarda İber yarımadasının güney ve doğu kesimlerinde hakimiyet kurarak sağlam bir koloni inşâ etmesi Roma’yı doğal olarak rahatsız etmiş, iki güç kaçınılmaz olarak savaşmak zorunda kalmıştır. Bu savaş sürecinin sonunda ise Roma yarımadada hâkim güç olarak kalmış ve yarımadanın tarih ve geleceğini şekillendirmekte en büyük güç ve söz sahibi olmuştur.
Bugünkü İspanyollar’ın büyük kısmı Paleolitik Dönem Batı Avrupası’nda yaşamış olan insan gruplarının torunlarıdır. Daha sonraki dönemlere baktığımızda ise Romalılar ve Kartacalılar gibi Akdeniz halkları, Keltler, Berberîler ve Araplar, çeşitli Avrupa halkları gibi başlıca gruplar İspanyol halkının genotipine katkıda bulunmuşlardır. Bundan dolayı, İspanya sokaklarında bir yürüyüşe çıktığımızda esmer, sarışın, kumral fenotipte veya bu özelliklerin değişen oranlarda karışımını barındıran birçok insanla karşılaşabiliyoruz. Bizce bu durum Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşayan insanların farklı fenotiplerde olma durumuyla az çok benzeşen bir gerçeklik aynı zamanda. Türkiye’de de batı, doğu ve hatta iç bölgelerde yaşayan insanların birbirinden farklı görünümlere sahip olduğunu biliyoruz. Şu ana kadar gördüklerimizden yola çıkarak konuşursak, İspanyanın da Türkiye gibi büyük bir tarihi zenginliğe sahip olan ve farklı fenotiplerde insanlara ev sahipliği yapan güzel bir ülke olduğunu görmekteyiz.
Bir Cevap Yazın